YILDIZ TECHNICAL UNIVERSITY FACULTY OF ARCHITECTURE E-JOURNAL

E-ISSN 1309-6915
Volume: 12 Issue: 2
Year: 2017

Current Issue Published Issues Most Accessed Articles Ahead of Print











 
Search





Megaron: 12 (2)
Volume: 12  Issue: 2 - 2017
Hide Abstracts | << Back
ARTICLE
1.Formal Analysis and Principal Architectural Character of Caunus Theater
Yasemen Say Özer, Nevzat Oğuz Özer
doi: 10.5505/megaron.2017.64436  Pages 173 - 183 (20 accesses)
Türkiye’nin önemli ören yerlerinden biri olan Kaunos antik kenti, Güneybatı Anadolu’da, Akdeniz ile Ege Denizi’nin birbiriyle kesiştiği bir bölgede, Rodos Adası’nın karşısında, Köyceğiz Gölü’nü Akdeniz’e bağlayan Dalyan Çayı’nın batı kıyısındadır. Kaunos antik kenti, Akdeniz ve Ege Denizi arasındaki stratejik konumundan ötürü önemli bir liman kenti olarak kurulmuştur. Kentin limanı, zamanla Dalaman Çayı’nın yüksek dağlardan getirdiği alüvyonlarla yatağını doldurması ve daha sonra da yatağını değiştirmesi ile bataklık haline gelmiştir. Limana gemilerin giremeyerek ticaretin yok olması ve bataklıklardan kaynaklanan hastalıkların artması ile ölü bir kent haline gelmiştir. Güneybatıya yönlendirilmiş yerleşimiyle kente ve denize hakim konumdaki Tiyatro, sadece kentin ayakta kalmış diğer yapıları arasında değil, Anadolu Tiyatroları içinde de en iyi korunmuş olanlarından biridir. Topografyasından kaynaklı olarak, tiyatronun doğu bölümünde yer alan oturma basamakları, düzeltilmiş anakaya üzerine yerleştirilmişken, kuzey ve batı bölümünde bulunan oturma basamakları ise analemma ile desteklenmiştir. Günümüzde, analemma ve oturma basamaklarının bir bölümü ile sahne binası yıkık durumdadır. Kentin yakın çevresiyle birlikte bir “Arkeolojik Park” olarak değerlendirilmesiyle başlayan süreçte, kent yapıları için ayrıntılı mimari belgeleme yapılması hedeflenmiştir. Bu belgeleme, sadece yapıların tek başlarına ölçülmesini değil; aynı zamanda yapıların kent içindeki konumları, birbirleri ve topografya ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amacını da taşımaktadır. Arazi ölçümleri, sayısal koordinat ölçme cihazı ile yapılmış ve tiyatronun temel geometrisi hakkında detaylı bir kayıt elde edilmiştir. Tiyatronun yapısal unsurları taş taş ölçülerek, tiyatronun ayrıntılı üç boyutlu bir resmi elde edilmiş ve bundan yararlanarak sayısal ortamda bir restitüsyon modeli üretilmiştir. Bu model sayesinde kullanımdan kaynaklanan çeşitli durumlar canlandırılmak sureti ile yapının temel karakteristikleri bulunmaya çalışılmıştır.
The ancient city of Caunus lies on the southwest shore of Anatolia, across the island of Rhodes. In the present time, it is located within the borders Köyceğiz town and is on the western bank of the Dalyan River, which connects Lake Köyceğiz with Mediterranean Sea. A port in earlier times, the city now is at quite a distance from the seashore due to the formation of the Dalyan Delta. Its harbor’s location was strategically important for ships sailing between Aegean Sea and the Eastern Mediterranean. The Caunus Theater, situated towards southwest and overlooks the city and sea, is one of the best preserved among the Anatolian theaters as well as other structures of Caunus. Owing to the topography of the site, while the seats situated on the east of the theatre are located on a reformed rock, the seats on the north and west are supported by analemma. Analemma along with some of the seats and the stage are currently in ruins. However, during the process initiated by the founding of an “archeological park” in the city together with its immediate surroundings, a detailed architectural documentation of the city buildings has been planned. This documentation aims not only to document the buildings in isolation but also to indicate the location of the buildings within the city and the relations between the buildings and the topography. Digital coordinate measuring equipment are used for measuring the land, and the fundamental geometry of the theater are recorded in detail. All structural elements are measured meticulously, and a detailed 3-dimensional picture of the theater is created, from which a restituition model is generated in digital format. We have attempted to identify the principal characteristics of the structure using simulations performed on the digital model.

ARTICLE (THESIS)
2.Resistive Traits of the Tunisian Medina Bazaars’ Architectural Spaces in the Globalized World
Yasmine Tira, Çiğdem Canbay Türkyılmaz
doi: 10.5505/megaron.2017.82474  Pages 184 - 194 (23 accesses)
Geleneksel kentlerin ayrılmaz bir parçası olan çarşılar, kent yapılaşmasının çeşitli zaman dilimlerindeki mimari özelliklerini yansıtan, aynı zamanda ticaret aktivitelerinin yanısıra kent içi iletişimin gerçekleştiği mekanlar bütünüdür. Çeşitli mekansal deneyimler aracılığıyla kent belleğinin kazındığı geleneksel çarşıların kültürel süreklilikleri, günümüzde kentlerin hızlı mekansal değişimleri karşısında tehdit altındadır. Bu çalışma, Dünya Kültür Mirası olan Tunus Medina çarşılarının küreselleşme karşısındaki direnişlerinin önemini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Kimlik, miras ve kolektif belleğin üçlü ilişkisinden ortaya çıkan kavramsal bir kültürel süreklilik modeli ortaya konmuş ve bu modeli desteklemek üzere bir alan çalışması gerçekleştirilmiştir. Sonuçta, Tunus Medina geleneksel çarşıları, kapitalist ticaret karşısında, kültürel sürekliliğini korumasına yardımcı olan çeşitli resistatif özelliklerini halen devam ettirebilmektedir.
In ancient times, bazaars were an integral part of the city life; bifurcating from the city structure and reflecting each period of time’s architectural characteristics. It is also said that they are the source of 20 communications and trade activities. However, due to the quick changes in the cities’ spatial configurations that we are living in, these traditional spaces started to run a risk of possible cultural continuity alteration. But, despite the disturbing contradiction which is affecting their traditional allure, they still reflect an undying identity. They are still talking about the engraved cultural memory thro ugh several architectural traits and spatial experiences. This paper aims to highlight the significance of the 25 Medina of Tunis bazaars’ resistance against globalization. The present study case analysis lead to a conceptual framing of cultural continuity’s model being a tripartite relation between identity, heritage and collective memory. Through this research, it had been concluded that several resistance traits witness that the Medina of Tunis is still showing a cultural continuity able to counter the market capitalization.

3.Transformation of the Urban Pattern in Istanbul: From Multi-Storey Dwellings to Gated Communities
Tuğçe Eren, Neslihan Dostoğlu
doi: 10.5505/megaron.2017.33716  Pages 195 - 202 (22 accesses)
Pek çok ülkede tarihi ve doğal çevreler zaman içerisinde sosyo-kültürel, ekonomik, politik etkenler doğrultusunda dönüşüme maruz bırakılmıştır. Mevcut kent dokusu içinde insanların uzun yıllar boyunca deneyimleyerek oluşturdukları ve kültürel yapılarının bir yansıması olan geleneksel konut dokularının, çeşitli dönemlerde ortaya çıkan farklı gereksinimler doğrultusunda ve yeni yapım tekniklerinin kullanımıyla hızla ve kontrolsüz bir biçimde dönüşmesi, kentsel sorunlara sebep olmuştur. Türkiye’de de bozulma sürecini tetikleyen en önemli unsur çok katlı konut yapılarının kentin mevcut dokusunu göz ardı ederek çoğalması olmuştur. Bu makalede çalışma alanı olarak seçilen İstanbul’da, 19. yüzyıldan itibaren inşa edilen çok katlı konutların yarattığı değişim analiz edilmekte, sosyal ve fiziksel çevre üzerindeki etkileri sorgulanmaktadır. Makalede yeni mimari anlayışın insan ve kent yaşamını dönüştürmesindeki hızı irdelenmekte ve günümüzde tüm kenti etkisi altına alan bu yapılaşmanın kent belleğine olan etkileri değerlendirlmektedir. Çağdaşlığın biçimsel bir ifadesi olduğu düşünülen çok katlı konutlar, yalnızca kent dokusunu değiştirmekle kalmamış, kullanıcıların yaşamlarını da derinden etkilemiştir. Çeşitli araştırmacılar, konutun bulunduğu yerden ayrı düşünülemeyeceğini, çevresiyle bir bütün olduğunu ifade etmektedir, ancak Türkiye’de konut ve çevre bütünlüğünün bulunduğu yaşam çevrelerine rastlamak giderek güçleşmektedir. Kitlesel üretim mantığında, ihtiyaç ve çıkarlar doğrultusunda hızla çoğalan ve kolektif yaşam biçimini barındıran yeni konut formları, değinilen sebeplerle günden güne bulunduğu çevreye yabancılaşmakta ve beton yığınları biçiminde kenti istila etmektedir. Modernleşme sürecinden en çok etkilenen bölgelerden olması ve diğer metropollere oranla farklı yapı tekniği ve formlarını bünyesinde barındırması dolayısıyla İstanbul bu çalışma için örnek olarak seçilmiştir. Bu makalede yeni mimari arayışların etkisiyle İstanbul’da 19. yüzyıldan itibaren giderek yükselen çok katlı konut formlarının insan yaşamını nasıl etkilediği, süregelen bu modern mimari anlayışın kentin mevcut dokusunu nasıl değiştirdiği ve günümüz kentindeki durum incelenmektedir.
The rapid and unrestrained transformation of traditional housing patterns, generally based on the experience and cultural background of the inhabitants, as a result of different requirements and new building techniques, has caused various urban problems all over the world. Turkey has also encountered these problems during the development process of multi-storey dwellings that have ignored the existing urban pattern starting from late 19th century. This study deals with the transformation engendered by implementing blocks of multi-storey apartments in İstanbul, starting from the 19th century, and its effects on the social and physical environments. In fact, the new dwellings have influenced not only the urban pattern, but also social life. In this context, the influence of new building types on the urban pattern transformation and their effects on urban memory are evaluated. Various researchers have expressed their concern for considering dwellings separately from their environmental contexts. Unfortunately, environments integrating dwellings and their surroundings have become difficult to find in Turkey. Within the mass production mentality, new dwelling forms proliferating rapidly with various requirements and interests have invaded cities in the form of concrete blocks and have become estranged from the existing environment. Istanbul was selected in this study because it has been largely influenced by the modernization process and incorporates different building techniques and forms more than other Turkish metropolitan cities. This study aims to evaluate how the rise of multistoried dwellings in the 19th century, a historical districts in Istanbul, affected social life and how continuing this architectural approach has transformed the existing urban environment.

4.A Study On Examining the Spatial Quality of the Modern Period Housing Stock
Hatice Sadıkoğlu, Ahsen Özsoy
doi: 10.5505/megaron.2017.93823  Pages 203 - 212 (16 accesses)
Konut meselesi, mekânsal olduğu kadar, kültürel, sosyal ve ekonomik açıdan da insan hayatında önemli bir yere sahiptir. Bu etkenlerin/olguların doğru yönetilebilmesi doğrudan veya dolaylı olarak konutta mekân kalitesi konusu ile ilişkilidir. Bugün kentlerde yer alan mevcut konut stokunda önemli kalite problemleri yaşanmaktadır. Bu stok içerisinde, bugün mekânsal kalite problemlerinin sıkça rastlandığı modern konut yerleşmeleri önemli bir yer tutmaktadır. 1930-1970 yılları arasında modern mimarlık ve şehircilik ilkeleri ile tasarlanmış ve inşa edilmiş, bu konutlar, zamanla eskime, bozulma veya bilinçsiz müdahale neticesinde özgün niteliklerini kaybetmeye başlamıştır. Nitelik kayıplarına bağlı olarak ortaya çıkan mekânsal kalite problemleri, son yıllarda çeşitli organizasyon ve kuruluşların odak noktası olmuş, bu anlamda sürdürülebilirlik çalışmalarında, mevcut stokta kalitenin sürdürülebilirliğine vurgu yapılmıştır. Mevcut stokta mekânsal kalitenin sürdürülebilirliğinin sağlanması öncelikli olarak kalite düzeyinin araştırılması/incelenmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Kalite düzeyinin belirlenebilmesi için kullanıcıların konut ve konut yakın çevresi ile kurduğu ilişkinin detaylı analizine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma ile mevcut stokta yer alan modern dönem konut yerleşmelerinde bugün mekânsal kalite düzeyinin belirlenebilmesinde etkili parametrelerin ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Çalışmada literatür taraması, saha gözlemleri ve anketlerden elde edilen veriler bütünleşik olarak analiz edilmiş ve değerlendirme yapılmıştır. İlk olarak, mekânsal kalite düzeyinin belirlenmesinde etkin parametrelerin araştırıldığı çalışmalar incelenmiştir. Modern mimarlık ve şehircilik örneklerinden biri olan 4. Levent Mahallesi, çalışma alanı olarak belirlenmiş, bölgede gözlem ve tespitler yapılmıştır. Kalite düzeyini belirlemek üzere oluşturulan sorularla bölgede yaşayan 40 konut kullanıcısı ile anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Kullanıcıların konutları ve konut yakın çevresi ile kurduğu ilişkiler üzerinden kalite düzeyi incelenmiş, kalite algısına dair yorumlar getirilmiştir.
An extremely large housing stock representing different concepts and designed with diverse ideas exists. This is important so as to sustain a variety of social, cultural and economic factors. Modern housing settlements from 1930-1970 represent a very important part of the stock in terms of both a long lifetime and the cultural memory of the city. Today, a lot of housing from this period have several spatial quality problems. To solve the problems and sustain the quality, the first things we need to examine are the factors of spatial quality and user characteristics. This research focuses on modern housing stock spatial quality problems and their parameters. The main aim of the study is to examine the facts of the spatial quality with user perceptions. The method of the study is based on a literature review, site observations and questionnaires with the users. At the beginning, the quality concept in housing settlements and parameters of the spatial quality in existing stock were researched. Site observations were made in the 4th Levent Neighbourhood that was designed and built in the modern period. With the help of the literature review and site observations, details of the questionnaires were defined. The questionnaires about spatial quality were conducted with 40 residential users in the neighbourhood, and the results were analysed along with the comments.

5.An Investigation For Indoor Environmental Quality In High-Rise Residential Buildings
Dinçer Aydın, Esma Mıhlayanlar
doi: 10.5505/megaron.2017.07830  Pages 213 - 227 (25 accesses)
Yüksek yapılar ortaya çıktığı ilk dönemden bu yana her zaman değişim ve gelişim içerisindedir. Çok katlı yapıların gelişimi incelendiğinde fonksiyon bakımından daha çok ofis işleviyle kullanılmaktadır. Fakat çağımız kent yaşamının değişen ekonomik, sosyal ve kültürel gereksinimlerine göre bu oran giderek azalmakta ve çok katlı yüksek yapılarda ofis kullanımının yerini konut kullanımına bıraktığı görülmektedir. Dünya genelinde yüksek yapıların %45’inin ofis yapısı olarak kullanıldığı görülürken Türkiye’de ise bu yapılar %50’den fazla oranda konut işlevindedir. İnsanlar zamanlarının büyük bir kısmını konutlarda geçirmekte olup, yüksek yapıların da kullanıcılarına standart bir konut konforunu sunması gerekmektedir. Bu çalışmada, giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren yüksek konut yapılarındaki fiziksel iç çevre koşullarını oluşturan parametrelerin iç ortam konforu üzerindeki etkisi incelenmiştir. Seçilen ulusal ve uluslararası yüksek konut örnekleri, iç ortam kalitesini belirleyen parametrelere göre karşılaştırılmıştır. Yeni yüksek konut yapı üretiminde; tasarım, planlama, teknoloji, malzeme ve uygulama alanlarında; fiziksel çevre koşullarının, kullanıcı sağlığını olumsuz yönde etkilemeyen ve onların performansını/verimliliğini artırırken enerji verimliliği de sağlayan yöntemler belirlenmeye çalışılmıştır. Yüksek yapılar çevreye saygılı, enerji verimli ve sürdürülebilir olarak tasarlanabilmektedir. Ancak yüksekliğin arttığı her metrede bu niteliklerin etkin olarak yapıda uygulanabilirliği de azalmaktadır. Çalışmanın sonucunda, yüksek bir konut yapısında ideal iç ortam kalitesini sağlamakta en etkili öğenin yapı kabuğu olduğu görülmüştür. Yapı kabuğunun tek cidarlı olarak tasarlanması, iç ortam kalitesinin kullanıcı güvenliğiyle birlikte sürdürülebilirliğini kısıtlayabilmektedir. Fakat çift cidarlı olarak tasarlanan yapı kabuğunun katmanlı yapısıyla ısıl konforun, doğal havalandırma olanağıyla temiz iç hava kalitesinin, ses yalıtımı özelliğiyle akustik konforun ve güneş kontrol elemanlarıyla aydınlatma konforunun iç ortam kalitesini ve kullanıcı güvenliğini daha kolay ve sürdürülebilir şekilde sağlayabileceği belirlenmiştir.
High-rise buildings are constantly changing and developing since they first began to be constructed. When the development of high-rise buildings is examined, most are found being used as offices. However, according to the changing economic, social and cultural requirements of contemporary urban life, this function has been declining, and high-rise office buildings have been replaced with residential apartments. Although high-rise buildings are still primarily used as offices around the world (45%), more than 50% are used as residential buildings in Turkey. As people spend a considerable amount of time in residential spaces, high-rise buildings must also offer standard residence comforts to their users when functioning residentially. In this study, the influence of physical indoor environment parameters in high-rise residential buildings on their indoor environmental quality (IEQ) is examined. Selected national and international buildings are compared in terms of IEQ-determining parameters. To construct new high-rise residential buildings, methods—design, planning, technology, material, and application—that do not affect user health negatively and enhances the user productivity and energy efficiency have been determined. High-rise buildings can be designed to be environment friendly, energy efficient, and sustainable. However, the applicability of these factors decreases with per-meter increases in the building height. The study result indicates building skin as the most important component for obtaining an ideal IEQ. The design of the building envelope as a single façade can hamper the IEQ sustainability as well as occupant safety. However, designing the building envelope as a double skin façade offers thermal comfort with layered structure, fresh indoor air quality with opportunities for natural ventilation, acoustic comfort with noise absorption, and illumination comfort with sun control elements and can easily and sustainably ensure IEQ and occupant safety.

6.A Documentation and Conservation Method for Water Mills
Gülferah Örs Çorapçıoğlu, Demet Ulusoy Binan
doi: 10.5505/megaron.2017.49389  Pages 228 - 248 (17 accesses)
Su değirmenleri; ilk çağlardan başlayarak su gücü teknolojisindeki gelişimin izlerini taşıyan, toplumların kültürel yapısını ve yaşam biçimini yansıtan endüstri mirası örnekleri olup, yapı tipleri, düzenekleri ve üretim teknikleri açısından “tarihi belge” niteliği taşımaktadır. Anadolu’da genellikle öğütme amaçlı kullanıldığı bilinen su değirmenlerinin ülkemizin üç farklı su havzasında ön tespit amaçlı araştırılması sonucunda; günümüze ulaşan örneklerin kültür mirası olarak değerlendirilmelerinin göz ardı edildiği ve tescilsiz olduğu saptanarak, çoklu tehditler altında tahrip olan bu yapıların korunması konusunda bir çalışma başlatılması gerekli görülmüştür. Etkin korumanın ilk adımının korunacak kültür varlığının belgelenmesiyle başlaması doğrultusunda, tespit edilen değirmenlerin envanterlenerek korunması hedeflenmiştir. Buna yönelik TÜBA-TÜKSEK Türkiye Kültür Envanteri Projesi kılavuzu ilkeleri doğrultusunda, yerleşme ve yapı ölçeğinde iki ayrı fiş oluşturularak “değirmen envanteri” modeli geliştirilmiştir. Fişler “Doğu Karadeniz Havzası” “Çağlayan, Sulak, Arılı” alt havzalarında tespit edilen (25) su değirmeninin korunması sürecinin başlatılması amacıyla belgeleme çalışmalarında kullanılmıştır. Yapı ve teknolojik sistem olarak özgünlük ve bütünlük açısından değirmenlere özgü belirlenen ölçütlere göre sorgulanan değirmenlerin, özgün yapısal ve biçimsel sürdürülebilirliklerinin tehdit altında olduğu tespit edilmiştir. Saptanan bozulmalar yapısal ve biçimsel açılardan bozulmanın şekline, yerine ve önemine göre sayısal olarak değerlendirilmiştir. Sonuca göre yapılan sıralamada bozulma durumu açısından kötü durumda olup acil önlem alınması gereken yapıların belirlendiği bir koruma yaklaşımı ortaya konmuştur.
Watermills are examples of industrial heritage carrying traces of improvement in hydraulic power technology and reveal societies’ cultural structure and lifestyle since the ancient times. They are “historical documents” in terms of structure type, assembly, and production techniques. A research conducted on the water mills of Anatolia known to be used for grinding in three different water basins revealed that watermills surviving to the present day are not considered cultural heritage and are unregistered; hence, a study for the conservation of these structures was decided to be started. To effectively conserve them, creating inventories for the identified watermills was undertaken. Accordingly, a “watermill inventory” model was developed by creating two different forms about settlement and structure details, using the TÜBA-TÜKSEK Turkish Cultural Inventory Project principles as guidelines. These forms were used for documenting 25 watermills identified in “Eastern Black Sea Basin” and “Çağlayan, Sulak, Arılı” subbasins. The watermills were examined according to criteria based on their originality and integrity of their structure and technology. The original structural sustainability of the watermills was determined to be under threat, and the determined deteriorations were numerically evaluated according to their form, location, and significance. Based on results of the evaluation, a conservation approach was designed and used to identify watermills having priority for conservation according to the structures ranked according to their deterioration status.

7.Beşiktaş Aircraft Factory (1936-1943)
Nedime Tuba Yusufoğlu, Nuran Kara Pilehvarian
doi: 10.5505/megaron.2017.87004  Pages 249 - 262 (24 accesses)
20. yy.ın yeni teknolojilerinden olan uçak ve ona bağlı gelişen havacılık sanayisi, heyecan verici bir icat olarak önce askeri, sonra sivil alanda yeni yapı türlerinin oluşmasına neden olmuştur. Batılı ülkelerle aynı yıllarda önce Osmanlı Devleti, sonra da Türkiye Cumhuriyeti bu yeni gelişen alanı kendi olanakları ile takip etmiş, bu konuda girişimler başlatmıştır. Askeri havacılığın doğması, havacılık teşkilatlarının kurulması, bunların savaşlarda ve devletlerarası ilişkilerde önemli rol oynayacağının anlaşılması üzerine Osmanlı Devleti de 1909 yılından itibaren kendi bünyesinde askeri havacılık teşkilatını kurma çalışmasına girmiş; 1909-1912 arasında askeri havacılık teşkilatlarını kuran ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Avusturya ve Rusya ile aynı dönemde dünya havacılığındaki yerini almıştır. Bu anlamda ortaya çıkan yeni yapı türleri; hangarlar, havalimanları, uçuş okulları, uçak fabrikaları ve rüzgar tünelleri olmuştur. Osmanlı Devleti, yurtdışına sayılı (2-3) öğrenci göndermektense, ülkede mektep kurmayı ve daha çok sayıda öğrenci yetiştirmeyi amaçlamış, bunun için ilk havacılık yapılarından olan Yeşilköy (Ayastefanos) Tayyare Mektebi’ni/İstasyonu’nu (1912-1919) ve Yeşilköy (Ayastefanos) Deniz Tayyare Mektebi’ni (1914-1919) savaş arası dönemde kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı’dan kalan bu tesisler elden geçirilip yenilenerek kullanılmış, ilaveten yeni yerlerde yeni yapılar yapılmıştır. Bu makale kapsamında Türkiye Cumhuriyeti’nin havacılık sanayii alanındaki ilk sivil girişimlerinden biri olan Beşiktaş Tayyare Fabrikası yerleşkesi arşiv belgelerine dayanarak mimari yorumlarla anlatılmıştır.
Aircraft as a novel and exciting technological invention of the 20th century and aviation industry engendered new building types, first for the military and then for civil purposes. This developing field was pursued by the Ottoman State in the same years as the western countries and later by the Republic of Turkey, with its own facilities, and initiatives were started in this regard. Upon the emergence of military aviation, establishment of aviation organizations, and comprehension of their important role in wars and intergovernmental relationships, the Ottoman State attempted to establish a military aviation organization within its own body as of 1909 and earned itself a place in world aviation in the same period as did the United States, France, Britain, Germany, Italy, Austria and Russia (which established theirs between 1909–1912). In this context, the new emergent structure types have been hangars, airports, aviation schools, aircraft factories, and wind tunnels. Ottoman State aimed at establishing schools and educating more students in the country rather than sending two or three students abroad. To this end, as the structures of aviation Yeşilköy (San Stefano) Aviation School/Station (1912–1919), and Yeşilköy (San Stefano) Naval Aircraft School (1914–1919) were built during the inter-war period. After the Republic of Turkey was established, the facilities inherited from Ottoman State have been used and improved. Additionally, new structures have been constructed in new places. The facility of Beşiktaş Aircraft Factory as one of the first civil initiatives in aviation industry of the Republic of Turkey will be reviewed in this study based on the archives and architectural interpretations.

8.Mixed-Income Housing Strategy in Urban Renewal Policies and Turkey-Specific Dynamics: Altındag-Gultepe Case, Ankara
Yasin Bektaş, Asuman Türkün
doi: 10.5505/megaron.2017.85570  Pages 263 - 279 (20 accesses)
1990’lı yıllarda, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinin sosyal konut ve kentsel yenileme politikalarında meydana gelen en önemli değişikliklerden biri “Karma Gelirli Konut” stratejisidir. Bu strateji, toplum ekonomik ve sosyal yönden harmanlandığında, buna uygun mekânlar üretildiğinde ve temel kamu hizmetleri sağlandığında yoksulluğun daha kolay çözüleceği ve toplum fonksiyonlarının daha iyi çalışacağı varsayımına dayanır. Kentsel dönüşümün sadece fiziksel boyutta ele alınmasının yarattığı sorunlar, kentsel yenileme politikalarının “sürdürülebilirlik, çeşitlilik ve yerel halk katılımı” parametreleri üzerinden daha geniş-kapsamlı ve daha uzun soluklu bir süreç olarak ele alınmasına yol açmıştır. Türkiye’de ise 2000’li yıllarda özellikle dar gelirli kesimlerin konut alanlarına yönelen kentsel dönüşüm uygulamalarında, mevcut konutlar yıkılmakta ve hak sahipleri kimi zaman aynı alanda, kimi zaman da kentin çeperinde genellikle Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından inşa edilen yüksek katlı bloklara taşınmaktır. Bu alanlarda inşa edilen konutlara hem gecekondu alanlarında yaşayan hak sahipleri hem de bu konutları satın alan farklı gelir gruplarına mensup kişiler yerleştirilmektedir. Bu uygulama, karma gelirli konut girişimlerine benzer sonuçlar üretmektedir. Ancak bu durum, yoksulluğun yoğunlaşmasının kötü etkilerini azaltmaya yönelik bilinçli bir dönüşüm stratejisinden çok, uygulamada ortaya çıkan bir benzerlikten kaynaklanmaktadır. Bu makalede, 1980’ler sonrasında izlenen konut politikalarının hem Türkiye’de hem de gelişmiş ülkelerde ortaya çıkardığı yeni sorunlar ve çözüm arayışları eleştirel bir bakış açısıyla irdelenecektir. Doktora tezi kapsamında yapılan bu çalışma, Türkiye’de gecekondu alanlarındaki dönüşüm uygulamalarının sosyo-mekânsal etkilerini ve “olumsal” olarak ortaya çıkan “karma gelirli konut” benzeri gelişimleri, Ankara’nın ilk ve en önemli gecekondu gelişimlerinin görüldüğü Ankara-Altındağ Tepesi Gültepe Mahallesi Kentsel Dönüşüm alanında yapılan araştırmanın sonuçlarına dayanarak tartışmayı hedeflemektedir.
One of the important changes in both public housing areas and national urban renewal policies of North America and Western European countries in the 1990s is the “Mixed-Income Housing Strategy.” It is grounded on the assumption that problems of poverty will be solved more easily and society will function more efficiently if the society is mixed in terms of society and economy and if suitable spatial organization are made and necessary public services provided. The problems related to transformations only in physical terms have led to a more comprehensive and long-term approach in urban transformation considering parameters such as “sustainability, diversity and participation.” In Turkey, the current policy concerning particularly the housing areas of low-income groups constitutes demolishing the existing buildings and moving the titleholders to housing blocks built generally by Mass Housing Development Agency (TOKİ) in the same area or on the periphery of the city. Apart from the titleholders from demolished areas, the new flats are sold to households with a range of income levels. Hence, outcomes similar to those emerging from mixed-housing areas in western countries can be observed in these areas. However, this situation does not stem from a decisive policy of minimizing the negative effects of poverty concentration but from a similarity in practice. In this article, the housing policies of both developed western countries and Turkey, especially after the 1980s, will be explored. Based on the doctoral thesis, a case study was created between 2012 and 2015 on Gultepe Squatter Renewal Area in Altındag district, the first and most important squatter housing area of Ankara. Based on the findings of the case study, the social, economic, and spatial results of urban renewal practices in squatter housing areas as well as the contingent developments similar to mixed-income housing areas will be discussed.

ARTICLE
9.Regional Employment Volatility−Causes and Consequences: The Case of Turkey
Hasan Engin Duran
doi: 10.5505/megaron.2017.52244  Pages 280 - 291 (20 accesses)
İktisadi “dalgalanma derecesi” veya diğer bir deyişle “oynaklık” (volatilite) sık ve şiddetli dalgalanan bir ekonomik yapıyı tanımlar. Günümüze kadar olan süreçte, bölge planlama ve iktisat literatüründe bu hususta araştırmalar yapılmış olsa da, istihdam dalgalanmalarının neden ve sonuçlarına, özellikle coğraf dağılımına ve bölgeler arası farklılıklarına çok az değinilmiştir. Bu çalışmanın amacı Türkiye’deki istihdam dalgalanmalarının sebeplerini araştırmak ve bölgeler arasında oluşan farklı dinamikleri ortaya çıkarmaktır. Diğer bir değişle, istihdam bakımından ülkemizinin hangi bölgeleri daha istikrarlıdır veya daha az şiddetli dalgalanmalara maruz kalmaktadır? Bu durumun altında yatan sebepler nelerdir? Bu sorular, TÜİK’in tanımladığı 26 Düzey-2 istatistiki bölge ve 2004-2013 dönemi için araştırılmıştır. Yöntem olarak, değişik panel regresyonları (Rassal Etki ve En Küçük Kareler yöntemi) ve zaman serisi metotları kullanılmıştır. Yapılan ampirik analizler sonucu iki temel bulgu elde edilmiştir. Birincisi, bölgeler arasında istihdam dalgalanma derecelerinin ciddi bir farklılaşma gösterdiğidir. İkincisi ise, bu durumun altında yatan faktörlerin çokça demografik ve piyasa büyüklüğü ile ilişkili olduğudur. Öyle ki, işgücüne katılımın yüksek olduğu bölgeler, nüfus ve istihdam bakımından büyük olan bölgeler ve ekonomik büyüme hızı ılımlı “ortalama-seviyede” olan bölgeler, daha istikrarlı bir istihdam görüntüsü çizmektedir.
Regional employment volatility is a phenomenon describing the strongly fluctuating patterns of employment. In the extant literature, far little attention has been devoted to understanding the causes and consequences of this phenomenon in developing countries. The present study aims to analyze the cross-regional determinants of employment volatility in Turkey. We use a range of panel data regression methods (Random Effects and OLS) and adopt employment data and various other explanatory variables for NUTS-II regions over the period 2004–2013. Our analyses indicate two main results: first, there are sizable cross-regional differences in employment volatility, and second, the volatility of a region is mostly related to demographic and market-size characteristics. Hence, regions with a high rate of labor market participation moderated growth rates and the ones constituting greater market areas experienced a relatively smooth employment pattern and, thus, enjoy a stable economy.

10.A Participatory Planning Experience: The Case of Mersin-Environmental Plan
Sırma Turgut, Töre Seçilmişler
doi: 10.5505/megaron.2017.59672  Pages 292 - 303 (15 accesses)
20. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak günümüze kadar geçen dönemde insanlık tarihindeki son politik-ekonomik ve toplumsal dönüşüme tanıklık edilmektedir. Bu vetirede planlama disiplini, kent, kent yönetimi biçimi vb. konularla ilgili hususların, yeniden ele alınması gündeme gelmiştir. 1970’li yılların ortasından başlayarak yaşanan ve bütün dünyayı etkileyen bu dönüşüm sürecinde Keynezci yönetim (welfare state) anlayışı yerine Girişimci yönetim (entrepreneurial state) anlayışının benimsenmesi, planlama paradigmasının da değişimine neden olmuştur. Bu çerçevede yukarıdan aşağıya kurgulanan planlama yaklaşımı yerine; yatay hiyerarşi kapsamında yereli önemseyen, birlikte planlama olgusunu destekleyen, iletişimsel rasyonaliteye dayalı katılımcı planlama düşüncesinin pratiğe dökülmesinin önü açıldığı bir yaklaşım benimsenmektedir. Ülkemizde de yukarıda ifade edilen katılımcı planlama yaklaşımı kapsamında çeşitli deneyimler yaşanmaktadır. Bu deneyimlerin en güncel olanlarından birisi de 10.10.2016 tarihinde Mersin Büyükşehir Belediyesi’nce onaylanan, Mersin bütünü için üretilen, üst ölçekli bir plan olan 1/100 000 ölçekli Mersin İl Çevre Düzeni Planı’dır. Bu çalışmanın amacı sözü edilen planın üretilmesi sürecindeki katılım deneyiminin literatüre aktararak, Türkiye’de katılımcı planlama anlayışıyla üretilecek planlar için katkı sunmaktır. Mersin İl Çevre Düzeni Planı’nın katılım bölümüyle sınırlandırılan bu çalışmada, katılım süreci ile sürece ilişkin bulgulara yer verilmektedir. Söz konusu sürecin başarısı eşitlik, bilgi, yöntem ve sorumluluk başlıkları altındaki performans göstergeleri çerçevesinde değerlendirilmiş ve betimleyeci bir yaklaşımla ele alınmıştır.
Since the last quarter of the 20th century, humanity has been witnessing the final political-economic and social transformation in history. Matters related to the issues such as planning, city, urban management have been identified for reconsideration. Adopting the concept of an entrepreneurial state instead of a welfare state led to a change in the planning paradigm of this transformation process that began in the mid-1970s and affected the entire world. In this framework, instead of the top-down planning approach, in an approach where the idea of participatory planning based on communicative rationality and that cares about the locality and supports the collaborative planning is adopted and put into practice, in thec context of a horizontal hierarchy. In Turkey, experiences within the context of participatory planning approach are varied. One of the most up-to-date of these experiences is the 1/100,000 scaled Mersin Environment Plan, which is an upper-scale plan produced for the entire Mersin, approved by the Mersin Metropolitan Municipality on 10.10.2016. The aim of this study is to contribute to the plans by transferring the participation experience gained in the process of creating the Mersin Environmental Plan. This study, which is limited to the participation section of the Mersin Environment Plan, includes findings on the process of participation. The success of the process is assessed under the headings of performance indicators such as equality, knowledge, method, and responsibility, and it is discussed via a descriptive approach.

11.Examining House Price Differentiation in Ankara Using Hedonic Analysis
Leyla Alkan Gökler
doi: 10.5505/megaron.2017.35582  Pages 304 - 315 (16 accesses)
Ankara’da konut fiyatları farklı alanlara göre çeşitlilik göstermektedir. Bazı mahallelerde küçük ölçekli üreticiler orta gelir grubuna yönelik daha düşük fiyatta konut üretimi yaparken, farklı mahallelerde yüksek fiyatlarla eşleşen lüks konutlara da büyük talepler söz konusudur. Bu çalışmanın amacı, farklı analizler yardımıyla Ankara’nın konut fiyatlarını sekiz merkezi ilçenin sonuçlarına dayandırarak incelemektir. İlk önce, Türkiye’deki büyük emlak sitelerinden birinde, Eylül 2015 ve Kasım 2015 tarihleri arasında ilgili her ilçenin farklı mahallelerinde satışta olan konutlara ilişkin veri toplanarak, hedonik analiz gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın sonuçları, konut fiyatlarının, konut biriminin büyüklüğüyle, banyo sayısıyla, binanın kat sayısı ile, oda sayısıyla, binanı yaşı ile, konutun Çankaya, Etimesgut, Gölbaşı ya da Keçiören ilçelerinde yer almasıyla, konutun tipiyle ve ısınma sistemiyle ilişkili olduğunu göstermiştir. İkinci aşama olarak, hedonik analiz sonuçlarından elde edilen fiyat tahminlerinin, mahalle bazında farklılık gösterip göstermediğini araştırmak için mekânsal bir analiz gerçekleştirilmiştir. Bu analizlere göre, hedonik fonksiyonun ortaya koyduğu fiyat tahminleri Keçiören’in mahallerinde en iyi sonuçları yakalarken, Çankaya ilçesine ait mahallelerde daha uzak tahmini sonuçlar elde etmiştir.
House prices in Ankara vary according to locations. In neighborhoods wherein the house process are relatively lower, small house builders target the middle income groups; however, other neighborhoods have a great demand for more luxury housing projects along with high house prices. This study aims to investigate the house prices in Ankara drawing on the results of case studies that use different analyses targeting eight central districts. First, data was collected from the largest real estate website in Turkey providing information on dwelling units on sale between September 2015 and December 2015 in the different neighborhoods of the districts; the collected data was hedonically analyzed. The analysis results reveal that the price of dwelling units is significantly related to the size, number of bathrooms, number of stories, number of rooms, age, location (whether or not the dwelling units is located in Çankaya, Etimesgut, Gölbaşı or Keçiören), type, and heating system of the dwelling unit. Second, a spatial analysis was performed to identify whether the success of price estimation of hedonic analysis differ based on neighborhoods. Results of this analysis show that price estimation of the hedonic analysis best fit the house prices in Keçiören neighborhood; however, it was less successful in predicting the prices for the neighborhoods in Çankaya District.

ARTICLE (THESIS)
12.Problems Caused by Contract Documents in Public Construction Procurements
Pınar Irlayıcı Çakmak, Elçin Taş
doi: 10.5505/megaron.2017.26214  Pages 316 - 328 (17 accesses)
Yapım projelerinde rol alan proje katılımcılarının hak ve sorumluluklarının net olarak belirlenmesi, proje katılımcıları arasındaki ilişkilerin doğru bir şekilde tanımlanması, karşılaşılabilecek problemlere önceden çözüm önerisi getirerek yapım sürecinin işleyişinin, koşullarının, takip ve kontrolünün yapılabilmesi için gerekli olan belgeler sözleşme dokümanları olarak tanımlanmaktadır. Türkiye kamu yapım ihalelerinde kullanılmak üzere geliştirilmiş olan sözleşme dokümanları Kamu İhale Kurumu (KİK) tarafından geliştirilmiş olan dokümanlardır. Söz konusu dokümanların kamunun yaptırdığı tüm yapım projeleri için geçerli ve genel nitelikte olmalarına ve tüm kamu yapım ihalelerinde kullanılmalarına rağmen, hem içerik hem de kapsamları bakımından yeterli olmadıkları görülmektedir. KİK sözleşme dokümanlarının eksik ve yetersiz olmaları, kamu yapım projelerinin istenilen süre, bütçe ve kalitede tamamlanmasında birtakım problemlere ve zorluklara yol açmakta; ayrıca proje katılımcıları arasında anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu çalışmada kamu yapım ihaleleri ile gerçekleştirilecek olan yapım projelerinde kullanılmakta olan idare-yüklenici sözleşmesi ve genel şartname dokümanının eksik ve yetersiz kaldığı alanların belirlenmesi ve bu dokümanlardan kaynaklanan problemlerin tespit edilmesini amaçlanmıştır. Söz konusu amaca ulaşmak için karşılaştırma ve alan araştırması yöntemleri kullanılmıştır. Karşılaştırma yöntemi ile KİK standart sözleşme dokümanları yurtdışında yaygın olarak kullanılmakta olan standart sözleşme dokümanları ile karşılaştırılarak, KİK standart sözleşme dokümanlarının eksik kalan yönleri belirlenmiş ve KİK standart sözleşme dokümanlarında bulunmayan unsurlar tespit edilmiştir. Ardından, alan araştırması ile KİK sözleşme dokümanlarında karşılaştırma yöntemi ile tespit edilen eksikliklerin ve yetersizliklerin yapım sözleşmelerinin uygulanması sırasında ne tür problemlere neden olduğu araştırılmış; kamu yapım ihalelerinde mevcut olarak kullanılmakta olan dokümanların problemli noktaları ve taraflar arasında anlaşmazlığa neden olan maddeleri tespit edilmiştir. Sonuç olarak, KİK standart sözleşme dokümanlarının en problem yaratan ve taraflar arasında sıklıkla anlaşmazlığa neden olan taraflarının belirli konular üzerinde yoğunlaştığı belirlenmiştir. Bu konular sözleşmenin tarafları arasındaki eşitlik ilkesi, sözleşme dokümanlarında yer alan hükümler, idareden kaynaklanan problemler, değişiklik yapılması, sözleşmede bulunmayan işlerin fiyatının tespiti, süre uzatımı, sözleşmenin feshi ve anlaşmazlıkların çözümü konuları olarak sıralanmıştır.
In construction projects, documents that clearly define the rights and responsibilities of all project participants, properly identify the relationships among the project participants, and provide advance solutions to the encountered problems are defined as contract documents. The standard contract documents, developed to be used in the Turkish public construction projects, are ones published by the Public Procurement Authority (KIK). Although these contract documents are valid for all public construction projects and used in all public construction procurements, they are sufficient in neither scope nor content. Due to the KIK documents being deficient and insufficient, several problems occur in completing construction projects within the desired time, cost, and quality; moreover, many disputes arise between different project participants. This study aims to identify the deficient and insufficient components of owner–contractor agreements and the general conditions under which documents and clauses caused disputes between the parties; and to determine the problems caused by these deficiencies and insufficiencies. To this end, the comparative analysis and field research methods have been used. KIK documents have been compared with standard contract documents commonly accepted and used in the construction industry in order to identify the deficiencies and insufficiencies of KIK documents. Next, through field research, identified deficiencies and insufficiencies of KIK documents have been examined to understand whether they caused problems while executing the construction. Then, KIK documents’ problematic issues and provisions that caused disputes are determined and specific issues are identified. These issues include the discrepancies in the principle of equality between the parties, provisions of the documents, problems arising from the contracting entity, changes, determination of the price for the uncommitted works, extension of time, termination of the contract, and dispute resolution.

ARTICLE
13.A Studio Work in Landscape Architecture Education: Waterfront Landscape Design Project
Habibe Acar, Makbulenur Bekar
doi: 10.5505/megaron.2017.65265  Pages 329 - 342 (21 accesses)
Tasarım insanın zihninde başlayan ve ürünle sonuçlanan bir süreçtir. Bu süreç başlangıçta belirlenen bir tasarım problemine yani tasarımcıdan beklenen çözüme ve tasarımcının konuya yaklaşımı, algısı, yaratıcılığı ve bakış açısına göre farklı şekillerde sonuçlanır. Bu nedenle tasarım, tasarlayan kişiye bağlı olarak sonsuz sayıda çözümü olan bir problemdir. Bu durum eğitimde tasarımın öğrenciler tarafından öğrenilmesi ve kavranmasını da zorlaştırmaktadır. Çünkü tasarımda tek bir doğrudan söz etmek mümkün değildir. Bütün tasarım disiplinlerinde olduğu gibi peyzaj mimarlığı eğitiminde de durum aynıdır. Dolayısıyla peyzaj tasarımı eğitiminde de farklı yöntem ve teknikler uygulanmaktadır. Bu çalışmada Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Peyzaj Mimarlığı Bölümündeki öğrencilerin peyzaj tasarımı eğitimindeki bir stüdyo çalışması üzerinden değerlendirme yapılmıştır. Bölüm öğrencilerinin mezun olana kadar altı dönem farklı konularla almak zorunda oldukları Çevre Tasarım Proje (ÇTP) dersinin birincisi olan bu stüdyo çalışması ilk proje dersi olması açısından da önemlidir. Sonuçta sınıftaki bir çalışma grubundaki öğrencilerin ortaya koyduğu 8 projenin dersin başlangıcında belirlenen ders öğrenme çıktılarına göre başarılı olduğu görülmüştür.
Design is a process that begins in an individual’s mind and finally results in a physical product. This process functions in different ways based on the initially defined design problem, in other words, the solution expected of the designer and designer’s approach, perception, creativity, and perspective. Thus, design is a problem that has infinite number of solutions depending on the designer, making it difficult for students of design to learn and comprehend it in education because it is not possible to talk about one single truth in design. This fact applies to landscape architecture education, like other design disciplines. Thus, landscape design education uses methods and techniques different from other disciplines of design. In this study, the studio work of the landscape design training of the students in Karadeniz Technical University (KTU) Landscape Architecture Department was assessed. This studio work is also important as it is the first of a series of Environmental Design Project (EDP) courses that the students are required to take for six semesters on different subjects. The results show that the eight students’ projects in the study group fulfilled the course learning outputs determined at the beginning of the lesson.



© 2017 Yıldız Teknik Üniversitesİ Mimarlık Fakültesİ



LookUs & Online Makale